Twilight Club

Twilight Club
 
AnasayfaKapıTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» Önemli kitap hatası...
Çarş. Eyl. 09, 2009 12:31 am tarafından crazy.twilight

» Twilight Serisi Özel Basımları Geliyor
Çarş. Eyl. 09, 2009 12:01 am tarafından crazy.twilight

» merhba arkadaşlar
Paz Tem. 26, 2009 1:46 pm tarafından prenses

» new moon un kurt adamları
C.tesi Tem. 25, 2009 7:26 pm tarafından _NuR_

» New Moon için fan yapımı posterler
C.tesi Tem. 25, 2009 7:25 pm tarafından _NuR_

» Taylor Swift sevenler kulubü
C.tesi Tem. 25, 2009 7:20 pm tarafından _NuR_

» Esme Cullen
C.tesi Tem. 25, 2009 7:17 pm tarafından _NuR_

» Alice Cullen
C.tesi Tem. 25, 2009 7:16 pm tarafından _NuR_

» Jasper Cullen
C.tesi Tem. 25, 2009 7:15 pm tarafından _NuR_

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
Forum
Ortaklar
bedava forum

Paylaş | 
 

 Edward'ın Bella'nın Öldüğü Haberini Aldığı An (Edward'ın Gözünden)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Twilight*Duru
Admin
Admin



MesajKonu: Edward'ın Bella'nın Öldüğü Haberini Aldığı An (Edward'ın Gözünden)   Cuma Tem. 03, 2009 7:26 am

Cebimdeki telefon tekrar titredi. Açmayı düşündüm, en azından kimin bana ulaşmaya çalıştığını görmek için. Yirmi dört saat içinde, bu yirmi beşinciydi. Belki önemliydi. Belki Carlisle’ın bana ihtiyacı vardı.
Böyle düşündüm; ama hareket etmedim.
Nerede olduğumdan tam olarak emin değildim. Fare ve örümceklerle dolu karanlık, küçük bir tavan arasıydı. Örümcekler beni görmezden geliyor ve fareler bana geniş yer veriyorlardı. Hava, yemek yağı, kokuşmuş et, insan teri ve ortamın rutubetli atmosferinde neredeyse katı bir tabaka haline gelen, gerçekten her şeyin üzerini kaplamış siyah bir filme benzeyen kir ile boğucuydu. Altımda dört katlı, azınlıkların yaşadığı bir kiralık ev vardı. Düşünceleri seslerden ayırmaya zahmet etmiyordum – dinlemediğim büyük, yüksek sesli İspanyolca bir gürültü çıkarıyorlardı. Sadece seslerin üzerimden zıplamasına izin verdim. Anlamsız. Hepsi anlamsızdı. Varlığımın ta kendisi anlamsızdı.
Bütün dünya anlamsızdı.
Alnımı dizlerime yasladım ve buna ne kadar uzun süre katlanabileceğimi merak ettim. Belki yaptığım şey umutsuzdu. Belki, eğer denemem zaten başarısız olmaya mahkumsa, kendime işkence etmeyi bırakmalı ve geri dönmeliydim…
Bu fikir çok güçlüydü, çok iyileştiriciydi – sanki sadece kelimeler altına gömüldüğüm acı dağını alıp götürecek bir ilaç içeriyordu – öyle ki nefesimi kesti, başımı döndürdü.
Şimdi gidebilirdim, geri dönebilirdim.
Her an göz kapaklarımın ardında duran Bella’nın yüzü bana gülümsedi.
Hoş karşılayan, affeden bir gülümsemeydi; ama bu bilinçaltımın muhtemelen yaratmaya niyetlendiği etkiyi yaratmadı.
Tabii ki geri dönemezdim. Sonuçta, benim acım onun mutluluğuyla karşılaştırıldığında neydi ki? Tehlike ve korkudan uzak, gülümseyebilmeliydi. Ruhsuz bir gelecek arzulamamalıydı. Bundan daha iyisini hak ediyordu. Benden daha iyisini hak ediyordu. Bu dünyadan ayrıldığında, kendimi burada nasıl yönetirsem yöneteyim bana sonsuza kadar yasak olan bir yere gidecekti.
O son ayrılığın düşüncesi, zaten çektiğim acıdan çok daha şiddetliydi. Bella ait olduğu ve benim asla ait olamayacağım yere gittiğinde, arkada kalmayacaktım. Mutlaka unutma olmalıydı. Mutlaka ferahlama olmalıydı.
Umudum buydu; ama hiçbir garanti yoktu. Uyumak isterdim, ama düş görebilirsin uykuda. "İşte bu kötü." diye söylendim kendi kendime. Kül olduğumda bile, bir şekilde onun kaybının acısını çeker miydim?
Tekrar ürperdim.
Ve, lanet olsun, söz vermiştim. Bir daha hayatına girmeyeceğime, kara şeytanlarımı getirmeyeceğime söz vermiştim. Sözümden dönmeyecektim. Onun hakkında iyi hiçbir şey yapamaz mıydım? Hiçbir şey?
Her zaman bu dünyadaki gerçek evim olacak bulutlu küçük kasabaya dönüş fikri, düşüncelerime tekrar kıvrıla kıvrıla girdi.
Sadece kontrol etmek için. Sadece iyi ve güvende ve mutlu olduğunu görmek için. Araya girmek için değil. Orada olduğumu asla bilmeyecekti…
Hayır. Lanet olsun, hayır.
Telefon tekrar titredi.
“Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun.” diye homurdandım.
Sanırım dikkatimi dağıtma şansını kullanabilirdim. Telefonu sertçe açtım ve yarım yıl içinde beni ilk defa şok eden numaraları gördüm.
Rosalie niye beni arıyor olsundu ki? Muhtemelen yokluğumdan keyif alan tek kişiydi.
Benimle konuşmaya ihtiyacı varsa gerçekten bir sorun var demekti. Aniden ailem için endişelenerek Aç tuşuna bastım.
“Ne?” diye sordum gerginlikle.
“Oo, vay. Edward telefonu açtı. Çok onurlandım.”
Tonunu duyar duymaz ailemin iyi olduğunu anladım. Sıkılmış olmalıydı. Düşünceleri rehberlik etmeden arkasındaki sebepleri tahmin etmek zordu. Rosalie hiçbir zaman bana pek mantıklı gelmemişti. Dürtüleri genellikle en karmaşık mantık türlerinde bulunurdu.
Telefonu sertçe kapattım.
“Beni yalnız bırak.” diye fısıldadım hiç kimseye.
Tabii ki telefon anında tekrar titredi.
Beni her neyle rahatsız etmek istiyorsa, onu iletene kadar aramaya devam eder miydi? Muhtemelen. Bu oyundan sıkılması aylar alırdı. Önümüzdeki altı ay boyunca arama tuşuna basmasına izin verme fikrini düşündüm… ve sonra iç çekip telefonu tekrar açtım.
“Haydi anlat.”
Rosalie kelimeleri aceleyle söyledi. “Alice’in Forks’ta olduğunu bilmen gerektiğini düşündüm.”
Gözlerimi açtım ve yüzümden santimler ötede olan çürük tahta kirişlere baktım.
“Ne?” Sesim düzdü, duygusuz.
“Alice’in nasıl olduğunu bilirsin – her şeyi bildiğini sanır. Senin gibi.” Rosalie neşesizce güldü. Sesi gergindi, sanki ne yaptığından aniden emin değilmiş gibi.
Ama öfke, Rosalie’nin probleminin ne olduğuyla ilgilenmeyi zorlaştırdı.
Alice kararıma katılmasa da Bella’yla ilgili benim isteklerime uyacağına yemin etmişti. Bella’yı yalnız bırakacağına söz vermişti… Ben bıraktığım sürece. Belli ki, sonunda acıya katlanamayacağımı düşünmüştü. Belki haklıydı.
Ama ben değildim. Henüz. O zaman Forks’ta ne yapıyordu? Sıska boynunu koparmak istedim. Tabii Jasper benden yayılan öfkeyi hissettiği anda beni ona yaklaştırmazdı…
“Hala orada mısın Edward?”
Cevap vermedim. Vampirlerin migren çekmelerinin mümkün olup olmadığını merak ederek parmak uçlarımla burun kemiğimi sıktım.
Diğer yandan, eğer Alice çoktan geri döndüyse…
Hayır. Hayır. Hayır. Hayır.
Söz vermiştim. Bella bir hayatı hak ediyordu.
Bella’nın karanlık penceresinin baştan çıkarıcı görüntüsünü - tek tapınağıma giden yolun görüntüsünü - kafamdan atmaya çalışarak bu sözleri içimden bir dua gibi tekrarladım.
Şüphesiz, dönersem ayaklarına kapanmak zorunda kalacaktım. Sorun değildi. Eğer onunla olursam önümüzdeki on yılı memnuniyetle dizlerimin üzerinde geçirebilirdim.
Hayır, hayır, hayır.
“Edward? Alice’in niye orada olduğu umurunda mı?”
“Aslında, değil.”
Rosalie’nin sesi kendini beğenmiş bir ton aldı, benden bir cevap aldığı için memnun olmuştu belli ki. “Eh, tabii, aslında kuralları çiğnemiyor. Yani, sen bizi sadece Bella’dan uzak kalmamız için uyardın değil mi? Forks’un kalanı önemli değildi.”
Gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Bella gitmiş miydi? Düşüncelerim bu beklenmedik fikrin etrafında döndü. Henüz mezun olmamıştı, o zaman mutlaka annesine dönmüş olmalıydı. İyi. Güneş ışığında yaşamalıydı. Gölgeleri arkasında bırakabilmesi iyiydi.
Yutkunmayı denedim ve beceremedim.
Rosalie gerginlikle güldü. “O yüzden Alice’e kızmana gerek yok.”
“O zaman niye aradın beni Rosalie, eğer Alice’in başını belaya sokmak için değilse. Niye beni rahatsız ediyorsun? Ugh!”
“Bekle!” dedi tekrar kapatacağımı sezerek. “Aramamın sebebi o değil.”
“O zaman ne? Çabuk söyle ve sonra beni yalnız bırak.”
“Pekala…” Tereddüt etti.
“Söyle Rosalie. On saniyen var.”
“Bence eve dönmelisin.” dedi Rosalie hızla. “Esme’in kederlenmesinden ve Carlisle’ın hiç gülmemesinden bıktım. Onlara yaptıklarından utanmalısın. Emmett hep seni özlüyor ve bu sinirlerime dokunuyor. Bir ailen var. Büyü ve kendinden başka bir şeyi düşün.”
“İlginç bir öğüt Rosalie. İzin ver de sana bir demlik ile bir çaydanlıkla ilgili küçük bir hikaye anlatayım…”
“Ben onları düşünüyorum, senin aksine. Kimse değilse bile, Esme’i ne kadar incittiğin umurunda değil mi? Seni kalanımızdan daha çok seviyor bunu biliyorsun. Eve gel.”
Cevap vermedim.
“Bütün bu Forks işi bittiğinde atlatacağını düşünmüştüm.”
“Hiçbir zaman problem Forks değildi Rosalie.” dedim sabırlı olmaya çalışarak. Carlisle ve Esme’le ilgili söyledikleri darbe indirmişti. “Sadece Bella” – adını sesli söylemek zordu – “Florida’ya taşındı diye, bu benim… Bak Rosalie. Gerçekten çok üzgünüm; ama güven bana, eğer orada olursam kimseyi daha mutlu etmem.”
“Iı…”
İşte, yine gergin tereddüt vardı.
“Bana söylemediğin ne Rosalie? Esme iyi mi? Carlisle–”
“İyiler. Sadece… ben Bella’nın taşındığını söylemedim.”
Konuşmadım. Diyalogumuzu kafamdan geçirdim. Evet, Rosalie Bella’nın taşındığını söylemişti. Demişti ki: … sen bizi sadece Bella’dan uzak kalmamız için uyardın değil mi? Forks’un kalanı önemli değildi. Ve sonra: Bütün bu Forks işi bittiğinde atlatacağını düşünmüştüm… O zaman Bella Forks’ta değildi. Neyi kastetmişti Bella taşınmadı derken?
Rosalie kelimeleri tekrar hızla söylüyordu, bu sefer neredeyse sinirle.
“Sana söylemek istemediler; ama bence bu aptalca. Bunu ne kadar çabuk atlatırsan, işler o kadar çabuk normale döner. Gerek yokken niye dünyanın karanlık köşelerinde sürünmene izin vermeli ki? Artık eve dönebilirsin. Tekrar bir aile olabiliriz. Bitti.”
Zihnim çökmüş gibiydi. Sözlerinden bir anlam çıkaramıyordum. Bana söylediği çok çok açık bir şey varmış gibiydi; ama ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Beynim bilgiyle oynadı, garip desenler yarattı. Anlamsız.
“Edward?”
“Ne söylediğini anlamıyorum Rosalie.”
Uzun bir duraklama, birkaç insan kalp atışı kadar.
“O öldü Edward.”
Daha uzun bir duraklama.
“Ben… özür dilerim. Bilmeye hakkın var ama, diye düşündüm. Bella… iki gün önce kendini bir uçurumdan attı. Alice gördü; ama bir şey yapmak için çok geçti. Eğer zaman olsaydı yardım ederdi gerçi, sözünü bozardı. Charlie için ne yapabileceğine bakmak için gitti. Ona her zaman önem verdiğini bilirsin–”
Telefon kesildi. Kapattığımı anlamam birkaç saniye aldı.
Uzun, donmuş bir süre boyunca tozlu karanlıkta oturdum. Zaman sona ermiş gibiydi. Evren durmuş gibi.
Yavaşça, yaşlı bir adam gibi hareket ederek telefonu tekrar açtım ve bir daha asla aramayacağıma dair kendime söz verdiğim numarayı çevirdim.
Eğer oysa, kapatacaktım. Eğer Charlie’yse ihtiyacım olan bilgiyi alacaktım. Rosalie’nin hastalıklı küçük şakasının yalan olduğunu kanıtlayacak, sonra hiçliğime geri dönecektim.
“Swan evi.” diye cevapladı daha önce hiç duymadığım bir ses. Bir erkeğin güçlü sesi, kalın; ama hala genç.
Bununla ilgili anlam çıkarmak için duraklamadım.
“Ben Dr. Carlisle Cullen.” dedim babamın sesini kusursuzca taklit ederek. “Charlie ile konuşabilir miyim?”
“Burada değil.” diye cevapladı ses ve içindeki öfkeye hafifçe şaşırdım. Neredeyse hırlamaydı. Ama önemli değildi.
“Pekala, nerede o zaman?” dedim sabırsızlanarak.
Kısa bir duraklama oldu, sanki yabancı bilgiyi benden saklamak istiyormuş gibi.
“Cenazede.” dedi sonunda.
Telefonu tekrar kapattım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Edward'ın Bella'nın Öldüğü Haberini Aldığı An (Edward'ın Gözünden)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» bilinmeyenler !!!!
» Edward'dan Mektup Var!!!...
» Edwardın en sewdiiniz özelliği
» Bella'nın Annesinden Güzel Pozlar
» DÜNDEN BUGUNE AMİGO ORHAN ...

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight Club :: Twilight Club :: Twilight Hakkında-
Buraya geçin: